Yeni ŞafakYeni Şafak röportaj

Dönmekle Mevlevî olunmaz

Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer, Mevlevi ayininin namazdan sonra yapıldığını, ancak bugün yapılan ayinlerdeyse ne namaz, ne İsmi Celal olduğunu söylüyor. İnançer, “Ayin dönme merasimidir ama Mevlevilik ondan ibaret değildir. En uzun ayin 2,5 saat sürer. Bir Mevlevi dervişi geri kalan bir hafta ne yapıyor? Bunun hakkında tefekkür yapan var mı?” diye soruyor.

Mutasavvıf yazar Ömer Tuğrul İnançer kendisinden bahsetmekten hoşlanmıyor. Facebook’ta adına açılan hayran sayfalarını bile kapattıran İnançer’le Tarihi Türk Musikisi Topluluğu binasında yaptığımız sohbetimizde engin tasavvuf bilgilerinden faydalanırken, biraz da kendisini tanıma şansına eriştik.

Meslek olarak avukatlığı seçmeniz nasıl oldu?

1946’da ben doğduğumda yoğun bir Türk ve Türkçülük fikriyatı, Osmanlı’nın da daha öncesi bir Türkçülük var. Babam da 22 yaşında delikanlı. O akımla dedeme “Efenba (Babamın neslinde babalara doğrudan baba denilmezdi. Beybaba ya da efendi baba. Bunun kısaltılmışı olarak beyba ya da efenba denirdi.) müsaade ederseniz oğlumun adını Tuğrul koyalım” demiş.

Dedem de, “Tabii, o da büyük bir zat, gazi mücahittir ama ben Hz. Ömer’i çok severim. Bir adı da Ömer olsun” demiş. Dedem kadı mektebinde okumuş ama mezuniyetine 3 ay kala seferberlik ilan edilmiş. Kafkas cephesine gitmiş uzun süre.

Döndüğünde ne okul kalmış ne bir şey. Dedem ismimi ezanla okuduktan sonra “Cenab-ı Ömer gibi adil olsun” diye dua etmiş. Herhalde o dua tesir etti. Ben daha lisedeyken bile hukuk okumak istiyordum. Rahmetli halamın rahmetli kocası hakimdi. Dedem “Kadı olamadım ama hakim kayınpederi oldum. İnşallah hakim dedesi de olurum” diyordu.

Görebildi mi peki avukat olduğunuzu?

Ben lisedeyken dedemi kaybettik. Ben sonra İstanbul Hukuk’a hakim olmak için girdim ama 1. Sınıftan 2’ye geçtiğim sene maddi yükümü azaltmak için iş bulup çalışmaya başladım. Çalışkan bir adamım tembelliği sevmem.

Çalıştığım yer memnundu herhalde benden, iyi para verdiler. Stajyer hakim maaşından daha fazla alıyordum. Mektebi bitirmeden hakimden fazla kazanıyorum diye o işe devam ettim. Hakim olmak için okudum ama avukat oldum.

Bizim dönem son ordinaryuslardan okudu. Ben Sıddık Sami Onar, Sulhi Dönmezer, Hıfzı Velidedeoğlu, Kemalettin Birsen gibi ordinasyus profesörlerden ders gördüm. Doğrusu onları dersleri başka türlüydü.

TASAVVUFU MÜZİK SAYESİNDE TANIDIM

Sonra avukatlık yaptınız mı?

Yaptım ama bildiğimiz manada büro açıp dava takip ederek avukatlık yapmadım. Şirketlerde iş hukuku danışmanlığı yaptım.

Tasavvufla tanışıklığınız nasıl oldu?

Tasavvufla ilgilenmem müzikle oldu. Müziğe hep meraklıydım, evimizde de hep profesyonel seviyede müzik dinlenirdi.

Evinizde daha önce tasavvufla ilgilenen var mıydı?

Annem Tekirdağ Kadirihanesi şeyhinin torunu, babam Bursa İsmail Hakkı Tekkesi’nin şeyhinin torunu. Ama ben ailemden almadım bunu. Namazlı abdestli, Allah’lı Resul’lü kişilerdi ailem, evde 5 vakit namaz kılınırdı. Bu sonradan oluşmadı ama belli bir tasavvuf ekolüne dahil olmak musiki merakı ile başladı bende.

Müziğe ilginiz evde dinlenen müzikle başladı o halde?

Rahmetli annem ciddi müzik zevki olan bir insandı, sadece Alaaddin Yavaşça’yı dinlerdi. Önce sesimin kalınlığından dolayı öğretmenim beni Bursa Öğretmenler Derneği’ne Batı müziği derslerine yönlendirdi.

Ben orada 3 sene Batı müziği dersi aldım ciddi bir şekilde. Fakat sonra “Batı müziği beni anlatmıyor” diyerek dersleri bıraktım. Ben ortaokuldayken Sadettin Kaynak vefat ettiğinde, onun çok değerli bir talebesi Hafız Tahir Karagöz Bursa’ya geldi. Ondan Türk müziği dersleri almaya başladım.

Üniversite için İstanbul’a gelince Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne gitmeye başladım. Emin Ungan’dan musikinin zatını öğrendim. Sonra bu musikinin bir itici gücü olması lazım dedim ve bunun da tasavvuf müziği olduğunu gördüm. Rahmetli Sabahattin Volkan, Sadettin Heper, Şakir Çetiner gibi büyük musikişinaslardan tasavvuf müziği öğrenmeye başladım.

Tasavvuf müziğinden tasavvufa geçiş nasıl oldu?

Tasavvufun musikisi ne? Kendi ne? Diğerleri daha kapalı ama Mevlevi müziği özellikle Konya’da yapılan ayinlerden dolayı daha meydanda. Mevlevi müziği ile ilgilenirken Mevlevilikle, sonra tasavvuf ekolleri tarikatlerle…

Bunların bizim cemiyetimizin en önemli medeniyet unsuru olduğunu gördüm. Bu unsuru öğreten yegane itici güç sevgidir. Sevginin organize olmuş hali tasavvuftur. Tasavvuf insana mahlukatı sevmeden Halık’ın sevilmeyeceğini öğretir.

TARİKAT MESELESİ DEVE KUŞU GİBİ

Peki sizin bir intisabınız oldu mu?

Türkiye’de 1925’ten beri intisap denen bir kurum yoktur.

Diğer tarikatlerin âyinleri yasakken Mevlevi ayini neden serbest?

Valla bilmiyorum. Açıklaması yok. Türkiye’de bu mesele devekuşu gibi. Devekuşu kafasını toprağa sokar, bütün vücudu ortadadır ama o kuşbeyinli olduğu için saklandığını sanır. Aslında Mevlevilik de serbest değil, ayini serbest. İsmi Celal nerde? Namaz nerde? Her ayin namazdan sonra yapılır. Namazsız ayin yapılmadığını biliyorlar mı?

Şimdi yapılan ayinler o şekilde yapılmıyor mu?

Hayır. Ne namaz var, ne ismi celal, ne Mesnevi-i Şerif. Sadece dönme merasimi var. Evet ayin dönme merasimidir ama Mevlevilik ondan ibaret değildir. En uzun ayin 2,5 saat sürer.

Tekkede haftada bir gün ayin yapılır. Peki bir Mevlevi dervişi o günün 21,5 saati ile haftanın diğer 6 günü 24 saati ne yapıyor? Bunun hakkında tefekkür yapan var mı? Mevlevilik dönmekten ibaret değil.

MEVLANA BİR HANEFİ FAKİHİDİR

Tasavvuf son dönemde moda bir akım mı oldu?

Tasavvuf değil, ekoller içinde Mevlevilik moda gibi görülüyor. Bundan dolayı da ana kaynak olan tasavvufa yöneliniyor ama bu da ne yazık ki hoşgörüden ibaret kalıyor. Disiplini ve mükellefiyeti olmayan “Yiyelim, içelim, gezelim, dönelim”den ibaret. Hz. Mevlana’nın yaşadığı dönem içinde ismi tabakat (biyografi) kitaplarına girmiş bir Hanefi şeyhi olduğunu kimse bilmiyor.

Hz. Pirden 100 yıl sonra, 1373’de Kahire’de vefat etmiş bir tabakat müellifi Abdülkadiri Kureyşi, Hanefi fakihlerini yazdığı kitabı “el-Cevâhiru’l-mudıyye fî tabakâti’l-Hanefiyye”de Hz. Mevlana ve Sultan Veled’in Hanefi fakihi olarak tercüme-i halleri var.

Demek ki kendilerinden 100 yıl sonra vefat etmiş bir zatın kitabında yer alacak kadar önemli bir fakih. Çünkü hiçbir alim şeri ilimlerde yüksek bir seviyeye erişmeden tasavvufta yüksek bir seviyeye erişmez. Hz. Mevlana’nın yaptığı hiçbir şey fıkha aykırı değildir. Hz. Şems’i Şii sanıp da onunla olan münasebetinden dolayı Hz. Mevlana’ya da Şii külahı giydirmeye çalışanlara cevaptır bu kitap.

ETNİK AYRIMLARIN KIYMETİ YOK

İlmihallerin erkek egemen bir dille yazıldığına katılıyor musunuz?

İslam kadınların ya da erkeklerin dini değildir. İnsanların dinidir. Erkeklik ve kadınlık dünyada üremek için verilmiş bir ihsandır, her ihsan gibi doğru kullanılırsa cennete, eğri kullanılırsa cehenneme götürür.

Kabre konulduğumuzda bize ‘Dişi misin, erkek misin?’ ve ‘Hangi millettensin?’ diye sorulmayacak diyorsunuz. İşaret ettiğiniz bu nokta aslında toplumumuzun yaşadığı etnik sorunlara da işaret ediyor değil mi?

Allah böyle söylüyor. “Allah indinde en çok ikrama layık olanınız Allah’tan en çok ittikâ edeninizdir.” Peygamber Efendimiz veda hutbesinde “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a üstünlüğü yoktur” demedi mi?

Kürt olsam n’olur, Laz olsam n’olur, Çerkez olsam n’olur? Yaman Dede Rum. “Gönlüm senin aşkınla yanıyor ya Resulallah” diyor. Ben razıyım Rum olmaya. Onun için Ermeni’ymiş, Kürt’müş, Arap’mış.. Allah indinde kıymeti yok bunların. Kandan gelen asillik köpeklerle beygirlere mahsustur.

Bugüne kadar İslam’la şereflenen çok kişiye şahit olmuşsunuz…

1978’den bu yana İslam’la şereflendiğine şahit olduğum kişileri kaydettiğim bir defterim var. Müslüman olan yaklaşık bin kişi kadar. Bunların hiçbiri bize bakarak Müslüman olmadılar. Kaynaklara bakarak Müslüman oldular.

Bir hoca efendi var. Çok mübarek bir zattır. Bastığı yeri öp, o kadar mübarek. “Ben dini iyi ki babamdan öğrendim. Hocalardan öğrenseydim benden hoca değil papaz olurdu” dedi.

Nerelerde bu kişiler?

Özellikle Muzaffer Efendi zamanında Amerika’da, Meksika’da, Brezilya, Şili, Arjantin, Kanada, Hawai, Avrupa, Yunanistan hepsinden. Ara sıra bizi ziyarete gelirler. Bir kısmı, mesela Yunanistan’dakiler gizli.

SANAT BAŞKA MEDAR-I MAİŞET BAŞKA

İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu’nun müdürüsünüz. Topluluk nasıl kuruldu?

Musiki merakımla ilgili olarak 1967’de Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Ahmet’le (Özhan) tanıştık. Cemiyete geldiğinde, tesadüf yoktur, kapıyı ben açmıştım. O 17 yaşındaydı, ben 21 yaşındaydım. Bir arkadaşlık kuruldu ve hala devam ediyor.

Birbirimizi çok destekledik, benim yaşım fazla olduğu için ben biraz önden gittim. İnsan sevdiğine sevdiğini verir. Ben musikiyi bir de özel taraflarını sevdim. Ahmet’i de sevdim. Ahmet’e de o özel taraflarını tanıtmaya çalıştım. Bu şekilde tasavvuf müziğine Ahmet de girdi.

Ne yazık ki insanlarımız kategorize etmeye meraklı. Bir insan gazinoda şarkı söylüyorsa ilahi söyleyemez zannediyorlar. Medar-ı maişet başka bir şey sanat başka bir şey. Evde çoluk çocuk ekmek bekliyor. Bu gazinoculuk da olabilir.

1980’de Ahmet 30 yaşındaydı Hacca gittiğinde. Orada bizim dar görüşlü vatandaşlarımız Kabe avlusunda “film çekmeye mi geldin” diye soruyor. Kabe’de film çekilir mi? Biz Müslümanlar keşiş değiliz manastıra çekilip orada Allah’la yalnız kalacağım. Onu yapsaydı Rasulullah yapardı.

HELALE HARAM DEMEK KÜFÜRDÜR

Bu bizim, dini hayatın dışına itme, düşüncesinden kaynaklanıyor herhalde…

Evet, bilinçli ya da bilinçsiz dinimizi hayatın dışına çıkarıyoruz. Ben, Peygamberimiz başımızın tacı olmamalı, diyorum. Başında da olsa dışında. İçinde olmalı. 1984’te eski Şan Sineması’nda tasavvuf müziğinin de yer aldığı bir konser yaptık. Ben de çalıyordum.

Ne çalıyordunuz hocam?

Bendir başta, her türlü ritm aleti. Bu arada Türk Tasavvuf Musikisi Vakfı’nı kurdum. Kurucusu Muzaffer Ozak, muamelesini avukat olarak ben yaptım. 1978’de Almanya, Fransa ve Amerika’da tasavvuf müziğini halk önüne çıkardık, Muzaffer Ozak’la.

1980’de Konya’da Mıtrıb’a iştirak ettik. Konya konserleri. Ayinler devam etti. Bu faaliyeti radyodaki sanatçı arkadaşların işyerlerinden izin alarak yürütüyorduk. Namık Kemal Zeybek, Kültür Bakanlığı sırasında organize bir kurum haline getirmek istedi. Böylece 1991 yazında Türk Müziği Tarihi Topluluğu kuruldu.

Nasıl çalışmalarınız var?

Konser, radyo, televizyon, yurt içi dışı tasavvuf, klasik, mehter, sema.. her türlü şey. Faaliyetimiz haddinden fazla yoğun. Japonya’dan Endonezya’ya, Çin’e kadar müzik faaliyetinde bulunduk. Ahmet’in benzeri olmayan klasik tasavvuf eserlerinden oluşan CD’leri var.

Bir takım cami önlerinde satılan, içinde Allah Muhammed, Hasan Hüseyin geçip de müzik kalitesi sıfırın altında olanlar tasavvuf müziği değildir. Onlar sadece para kazanmak için dini alet edenlerin, cahillerin ortaya koyduğu ürünler. Ama insanlarımız da onları dinliyor.

Türkiye’de Türk müziğinin mektebi 1974’de açıldı iki gözüm. Ordan pay biçin. Bir de cahiller haramdı helaldi diye konuşuyorlar. Allah’ın haram etmediğine haram demek küfürdür.

KALPLERİ İSLAM’A ISINDIRMA ZAMANI

Said Nursi kendi dönemini, iman dönemi, diye tanımlıyordu. Şimdi hangi dönemi yaşıyoruz?

“Müellefetü’l-kulüp / kalbi İslam’a ısındırılacaklar” dönemi. Zekat geçen insanlardır müellefetü’l-kulüp. İslama zararı dokunması muhtemel gavurlara zekat verilir, kalpleri İslam’a ısınsın diye, veya zor durumdadır, ona da para verilerek “Bak Müslümanlar para veriyor, Müslüman olayım” der.

Kaba bir tarifle anlatıyorum, ama toplumumuz bu seviyede. Namaz kılmak yetseydi, kaç asır önce Niyazi Mısri Efendimiz “Savm ü salat ü hac ile / Sanma biter zahit işin / İnsanı kamil olmaya / Lazım olan irfan” imiş demezdi.

Hz. Mevlana “Namaz kılmak tavuk gibi başını yere koyup arkanı havaya dikmek değildir. O namazın şeklidir, bir de namazın kendi var” demezdi.

Kalpleri nasıl ısındıracağız?

İslamı adetlerle karıştırır hale gelmişiz. Kaynaklardan, özellikle Hz. Peygamberimizin hayat-ı seniyyesinden örnek almayı bilmiyoruz. Efendimizin zevceleri bizim annelerimizdir, ama, isimlerini sayamayız; ama, Peygamberimizin çok evliliği hakkında Kasımpaşa lağımı gibi konuşuyorlar.

Niye, ne zaman, kaç yaşında evlendiğini biliyorlar mı? İlk hanımı 15 yaş büyük. Hz. Sevde ile 12 yaş araları var. Hiç biri nefsani evlilikler değil. Cevriye validemizle savaş meydanında evleniyor, Ben-i Müstalik kabilesinin tamamı Müslüman oluyor.

Hayber Kalesi kumandanının kızı Safiye validemizle evleniyor, ırkçı olmadığını ortaya koyuyor: İbranidir çünkü. İşte kalp ısındırmamız, Efendimizi tanıtmakla olur. Müslümanlığı öğrenip de Peygamberimizi tanıyıp da kalbi Müslümanlığa ısınmayacak yoktur.

BURSA YANGINI KADİM BİR GELENEĞİ YAKTI

Çocukluğunuz Bursa’da geçti. Çocukluğunuzun Bursa’sı deyince gözünüzde ne canlanıyor?

Bursa’da büyüdüm, ama anneannem İstanbul’da otururdu. Her tatilde İstanbul’a gelirdim. O nedenle İstanbul’a sonradan gelme, alışma dönemim olmadı. Bursa benim için yangın öncesi ve yangın sonrası diye ikiye ayrılır. Çünkü Bursa Kapalıçarşı yangını sadece çarşıyı, malları, dükkanları değil, Bursa’nın geleneğini, mahalle kavramını, toplum disiplinini yaktı.

Cemiyet disiplininde en önemli unsur olarak gördüğüm tanışıklık disiplini kayboldu. Biz sokakta hareketlerimize dikkat ederdik. Çünkü bir tanıdıklık korkusu vardı. İçinde bulunduğumuz cemiyetin, bu başıboş, muhataba saygısız hali tanıdıklık olmamasından kaynaklanıyor.

Yangın, Kapalıçarşı’nın Ulucami’de kılınan sabah namazından sonra dua ile açılması gibi geleneklerini bitirdi. Sanayi bölgesiyle birlikte de dışarıdan çok insan geldi.

Gelenler kendi medeniyetlerini getiremedikleri gibi, geldikleri mahalli unsurlara da uyamadılar. Gelenler için gecekondular yapıldı. Bursa’nın imar düzeni bozuldu. Önceden bu mevsimde ovaya baktığınızda da pespembe olurdu şeftali çiçeklerinden. Bugün beton ve çelik yığınları var.

Ama yine de Bursa’nın manevi havası hiç kaybolmadı…

Bursa’nın manevi havası her payitahtta olduğu kadardır. Anadolu çeşitli beyliklere payitahtlık yapmış şehirlerle doludur. Eğer burnumuz manevi kokulara tıkalı değilse payitahtlık yapmış şehirle yapmamış şehir arasındaki farkı görürüz.

Manisa başkadır, ama İzmir’de o hava yoktur. Balıkesir başkadır, Bandırma deniz kenarı olmasına rağmen o hava yoktur. Çünkü her başşehir arifleri ve alimleri toplar. Bursa uzun zaman payitahtlık yaptığı için İstanbul’a rağmen önemini kaybetmemiştir.

Bursa’ya sık gidip geliyor musunuz?

Babam sağ, çok sık gider gelirim. Uzun zaman delikanlılık alışkanlığımın devamı olarak ilk teravihimi hep Ulucami’de kıldım. Aşağı yukarı evlendikten sonra bile devam ettirdim. Şimdi eskisi gibi ilk teravihte gidemesem de mutlaka Ramazan’da bir gün Bursa’ya giderim.

29.05.2011

https://www.yenisafak.com/roportaj/donmekle-mevlev%C3%AE-olunmaz-321576

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu